Samstag, 15. Dezember 2012

Yeni

Yeni evimin anahtarlarini aldim bu sabah. 
Sonra her odada uzun uzun durdum. 
Bos duvarlara baktim. 
Ayak izlerinin olmadigi parkeye. 
Bir sigara yaktim sonra. 
Yeni bir sayfa acmanin ne demek oldugunu ilk defa bu kadar iyi anladim. 
Simdi hayatla doldurmak gerek bos odalari. 
Kahkahalar sürmek duvarlara. 
Yerlere dans eden ayaklarin izlerini sermek. 
Mutfaga sevgi ile yapilmis yemeklerin kokularini sindirmek gerek. 
Sevdiklerimin parmak izlerini sürmek gerek kapi kollarina.
Melodiler serpmek oraya buraya.

Yasamak gerek simdi.
 

Sonntag, 2. Dezember 2012

üc gün

birseylerle ugrasmadigim her an ucurumun kenarinda buluyorum kendimi. atlasammi düsüncelerin derinlerine, izin versemmi söylenmis (ve geri alinmis) sözlerini icten icten yadetmelere. düsmek istemedigim icin her an ugrasacak biseyler üretiyorum. hava soguk ama buna ragmen disardaydim son iki gündür. cuma aksami kitab evine gittim mesela. tasarim kitaplari aldim yanima ve dörtgen okuma köselerinin birine sigdirdim kendimi iki kisi arasina. herkesin elinde baska bir genre den kitap / dergi / ansiklopedi vardi. herkes baska seylerin pesinde. benim su aralar tek okuyabildigim sey ise dekorasyon kitaplari.
iki hafta sonra yeni dünyamin anahtarlarini teslim alacagim. 4 hafta oldu (sen) gideli. eger gitmeseydin seninle bekleyecektik bu iki haftanin gecmesini. heyecanlanacaktik belki de. belki bütün esyalarimizi secmis olacaktik, belki belki belki. duvarlarin renkleri hakkinda hala kararsizim, tek bildigim pastel aqua renkleri olacagi, ruhu oksayan. oksanmaya ihtiyaci var hem ruhumun, hem de saclarimin. saclarimi kestirecegim. belki de beni ilk kisa saclarimla gördügünde benden ayrildigin icin üzülmeyeceksin, cünkü sac kestirme ayrilma sebeplerin arasindaydi. ama sen saclarimin son yillar da en uzun oldugu bir zamanda terk ettin beni.
dekorasyon dergilerinin birinin adi "eskici Chique"di. eski pazarlarindan, antikacilardan alinip degerlendirilmis esyalarla dösenmis evler. cok etkileyiciydi, cok etkilendim. eski birseyleri kesfetmenin, alip degerlendirmenin, yeni bir boya atmanin ahsaplarin üzerine ya da yeni bir döseme yaptirmanin eski bir chippendale koltuga, bütün yasanmis yillarini / hikayelerini bir esyanin alip evine götürmenin zevki. o kadar hosuma gitti ki bu fikir cumartesi eski pazarina gitmeye karar verdim. dur daha cumayi bitirmedim.
cuma aksami kitapcidan cikip noel pazarina gittim, geleneksel ve senede sadece bir defa yedigim o harika sosislerden yedim. sonra kendime kurabiye aldim. sinemaya gittim ardindan, bir fransiz filmi izledim. seninle ilk defa gittigimiz o Cinema varya iste, oradaydim. ne garipti, film secemeyip s.x hastasi olan birinin dramatik yasam öyküsünü anlatan bir filme girmistik. sen ve ben, ilk defa sinemada, daha bedenlerimiz birbirine hic yaklasmamisken, biz doksan dakika boyunca doyumsuz s.x sahnelerinin gectigi bir filmi izlemistik. gülüyorum simdi o günü düsündükce. ardindan bir barda soluklanip öpüsmüstük ilk defa. ben whiskey sour icmistim. 4 tane, sarhos olmustum. kendini bana birak demistim, birakmistim. simdi yerde yatiyorum, heryerim kirik.
film cok güzel di, cok güldüm, cok düsündüm. eve geldigimde yeni aldigim kitaba basladim. The great Gatsby. Usul usul uykuya dalmisim. son cümleyi ücüncü kez tekrarlayip hala anlamadigimi fark edince uyuma vakti geldigini anliyorum. ve daha bir cok seyi anliyorum ama... bir seni anlayamiyorum sevgilim.
cumartesi erkenden sporumu yaptim ve pazara gittim. elli altmis sene öncesinde cekilmis bir fotograf buldum; kizlardan olusan bir okul sinifinin okul bahcesinde cektirmis olduklari siyah beyaz bir fotograf. aldim. sonra türk bi standciyla tanistim. üc tekli koltuk ve iki narcicegi renginde eski kadife perdeyi kaptim. biraz sohbet ettik sonra Orhan la. ölen kisilerin evlerini bosaltiyorlarmis, asil isleri buymus, kimsesiz olan ve ölenlerin. ne aci degilmi tatlim. bir cok insan yalniz ölüyor, ne korkunc! naas morga tasindiktan sonra is bizim türk aileye düsüyormus. bazen para altin gibi degerli seyler de cikiyormus evlerden. bazen ise mektuplar. mektuplari ve günlükleri de bir sonra ki sefer pazara getirmelerini rica ettim. atiyorlarmis. evden cikan esyalari ise pazar da satiyorlarmis. degerli parcalardan anlayacak kadar entellektüel olmasalar bile portföyleri hic fena degildi. 3 koltuk ve 6 metre kadifeye komik bir rakam verdikten sonra yeni "eski" esyalarimin sigacagi bir taxi arayisina ciktim. yarim saat sifir derecede bekledikten sonra hayat kurtaran yine bir türk taxici oldu. almanlar arka koltuga esya almiyorlarmis. bizim pratik türkler de var ne varsa.
esyalari eve birakirken iki rus tasimaya yardim ettiler, ikisi de yeniydiler burada, tek kelime almanca bilmiyorlardi. rusmusun dedim ve aldigim cevap daaa ve enerjik hareketlerle asagi yukari sallanan bir kafa oldu.
asil sinav simdi basliyordu benim icin. seninle gidip esya begendigimiz mobilya evine gitmek, orada aglamamak, gayet uslu bir bicimde esya bakmak, düsünmemek, ucurumdan atlamamak.
önce yataklarin bulundugu kisma gittim, hersey cok pahaliydi. bir yatak disinda. bu bir tesadüfmüydü bilemiyorum. seninle begendigimiz yatagin yanindan gectim, bakmadan. her yatagi inceledim, bir tek ona bakmadim. indirim de olan yatak varmi diye sordum elemana. var dedi. hagisi dedim. beni o yatagin yanina götürdü. indirime girmis hayallerim sevgilim. ucuzlamisiz. baktim. beni nasil belimden cekip yataga atmistin, asiktik biz. ve daha alti hafta önceydi. istedigimiz daireyi bize verecekleri haberini almistik o sabah. cumartesiydi günlerden, sonbaharin son günesli günlerinden biriydi. koklasiyorduk biz ve telefon calmisti. emlakcinin civil civil sesinden anlamistim, bizim di o ev. artik bizimdi, ve artik hayallerin bir yüzü vardi. o evde olacakti. mutluluk o kapinin ardindaydi. ben ciglik atmistim. emlakci beni duymus ve gülmüstü. uzun uzun öpmüstüm seni. o gündü artik herseyin gercek olduguna inandigim. elin belimdeydi ilk defa gördügümüzde o yatagi, ben fiyatina bakip ürkmüstüm, yolumu baska bir yatagin bulundugu istikamete cevirmek isterken sen farkedip beni yataga cekmistin, öpüsmüstük. bunu istiyorsan, bu olacak demistin. inanmistim.

eleman bana bakiyordu hala.
begenmedinizmi?
hayir cok begendim
indirimde hem de
görüyorum
alacakmisiniz?
bilmiyorum
bence hic düsünmeyin...

onca hic düsünmeyecekmisim. bana neyi sundugunun farkinda olmayan eleman, bana kirilmis hayallerimi ucuza satmaya calisan bir eleman.
yatagin kenarina oturdum, tutamadim kendimi, yine agladim.
disari cikip bir sigara yaktim, aglama dedim, aglama yeter. oysa bir haftadir hic gözüm yasarmamisti.  yalan söylemiyorum inan bana.

eve gitmek istemiyordum. kitabciya gittim yine. cok sIk gidiyoum farkindayim ama bir cafeye, bara yalniz oturmak istemiyorum. tanidik birinin beni görüp, sana bir yerlerde yalniz oturdugumun haberini versinler istemiyorum. bu sehri dar ettin bana, ve bu deyimi de ilk defa kullandigimin farkina variyorum yazarken. eskiden kulagima arabesk gelirdi bu cümle. simdi anliyorum ne demek oldugunu.

geri zekali bir herif beni uzaktan kesip yanima oturmak icin raflardan eski Fransa revolusyonu kitaplarindan birini alip geldi. dibime oturdu. kitap o kazma icin Da Vincinin sifresi kadar karmasik. aptal biri belli. IQ su BMI sini gecmiyo, o kadar bos bakiyor gözleri. ve elinde o tarih kitabi, resim kitabina bakar gibi umarsizca sayfalari cevirip sondan basa, yan gözle beni kesiyor. elimde ki dekorasyon kitabinin onun da ilgisini cektigini yüzüme dogru sacmaladiktan sonra, nereden aldigimi soruyor. onu 3. kata yollayorum, cocuk kitaplarinin oldugu kisma. o aptalligiyla cocuk bölümünde oldugunu bile anlamaz, oyalanir, o arada yanima baska biri oturur diye de plan kuruyorum. bulamamis geldi, yanim hala bos. oturdu ve beni kesiyor. o an cok kizdim sana. neden beni bu duruma düsürdün. neden abuk sabuk bir herif beni kesiyor simdi. neden hic kimse sen degil, olamaz. neden izin veriyorsun bunlara. neden o an bir yerden cikip yanima gelmedin, beni öpüp o igrenc durumdan kurtarmadin beni. neden. son günlerde hep baska erkekler beni izliyorlar. öküz gibi bakiyorlar. nasil izin verirsin buna. neden yanimda degilsin.
kalkip baska yere oturdum, yine geldi beni buldu. sinirimi gizleyemedim. ne istiyorsun benden rahat birak beni diye bagirdim. herkes bana bakti. rezil oldum. oysa bi dolu kitapla beraber cikabilirdik o lanet olasi kitapcidan. neden böyle oldu. anlamak istiyorum.

sehirden eve yürüdüm, bir saate yakin yürümüsüm, vücudum uzun süre isinamadi. cok üsümüsüm. uykuya kactim.

bu sabah uyandigimda hissettim sokaklarin karla kapli oldugunu, pencereyi actim, kar kokusu. pijamanin üzerine ceketimi ve cizmelerimi giyip parka yürüdüm kahvem ve sigaram esliginde. karda ilk ben yürüdüm, henüz hic kimse ayak basmamisti bizim siteden. bir pazar günü saat 6:30 da kim sevgilisinin sicak kollarindan ayrilip parka gider ki. gicirtilarini dinledim adimlarimin. kahvemin dumani tütüyordu. iki tavsan gördüm, popolari beyaz olanlardan, ne cok var bizim parkda, hatirliyormusun. evimi toparladim. yoga yaptim. kahvalti ettim. camasir yikadim. küvete girdim, Melody Gardot dinledim yikanirken. isim bittiginde saat bir olmus ve kar erimeye baslamisti. bi film aradim, bulamadim. yemek yaptim. on kisilik yine. yarim kisilik yedim. saat hala üctü. bu gün gecmedi. agladim yine, aklima biseyler gelmis olmali. aklimi alsinlar istiyorum. hafizami sifirlamak. bildiklerimi unutmak. aklima gelme.

simdi saat hala sekizbucuk. kitap okuycam biraz. belki bir sigara daha icerim.
pazarlar hep böyle mi olacak.
biseyler bulmam lazim pazar günlerini atlatacak. belki yine matematik dersi vermeye baslarim Hannah'ya, cok isimiz olacagi icin bu okul yilini iptal etmistim hatirlarsan. cok üzülmüstü canim. umarim yeni birini bulmamislardir. ya da yine o Kiliseye mi gitsem, pazar günleri corba günü. mutfakta ise yararim. yemek yapmayi beni dinlendiriyor.

dört hafta gecti.

devami gececek

gececek degilmi?