Mittwoch, 15. September 2010

bekleme salonu

Frankfurt Istanbul ucagi gecikecek. Uzun kuyruklari, kuyruklarda maximum yük sinirini fazlasiyla gecen yolcularin esyalarini bin minnet ucaga aldirabilme cabalarinin alacagi zamani, is cikisi trafigini ve disarida son bir sigara daha icme estigi ihtimalimi göze alarak iki saat erken geldigim havalimaninda bütün islemleri 10 dakika icinde bitirdigim nadir bu gün, önümdeki 3 saati nasil gecirebilecegimi düsünüyorum. Koca 3 saat. Bu gidisim hayatimda herseyi degistirebilecekmis gibi, belki de hicbirseyi degistirmeyecek ve iste o zaman hayati ne yasanilir kilacak bilmiyorum. Bu güne dek icimde olmamis ama olabilecek birseylerin umudu vardi beni ara sira heyecanlandiran. Simdi o belirsizligi belirli kilmaya gidiyorum. Belirsizligin üzerine üzerine, olurlarin ve olmazlarin üzerine gidiyorum. Olabilir güzel olur, bunun üzerinde felsefe yapmaya gerek yok. Ama ya diger ihtimal! Ya olmayacagini kesin bir sekilde anlarsam ve bunu anladiktan sonra bir daha mutlu olamassam ki simdi de mutlu degilim. Yani mutlu olmak icin bir cok sebebim varmis, var biliyorum. Ama mutluluk belli sartlar gerceklestikten sonra olunmasi gereken, olunmasi mecburi bir durum degilki. Bazen hic bir sey yokken de mutlu olabiliyor insan, bazen ise hersey varken aslinda, olamiyorum. Rasyonel degil iste, diger ihtiyaclara benzemiyor, mesela karnin ac, yemek yeyip doyuyorsun, kirliyken yikanip temizleniyorsun. Fakat mutsuzsan ne yapipta mutlu olunur bunu hic bilmiyorum. Yarim biraktigim bir sürü sey gibi hayatimda, resim, müzik, dans vs vs… bu mutlu olma projesinide mi yarim birakacagim bir gün…

Is ciddiye binince icimi bir huzursuzluk sardi acikcasi, gercek ne ise karsilasmaktan korkuyorum. Bir kapidan girecegim yarin, ya hayatimi degistirecek o adim, ya da hic bir sey degismeyecek. 1000 kagit daha fakir bir kac yüz daha Istanbul resmiyle geri dönecegim evime belki. Korkuyorum. Iyi bulunmamaktan, yetersizlikten, benim hissederek aciya aciya yazdigim hayatimin melodisinin kulaga hos gelmeyeceginden korkuyorum. Elestirilmekten korkuyorum bu konuda, ve yalnizca bu konuda. Cünkü bu yazdiklarim bir prodüksüyon degil, bir fabrika esyasi hic degil. Bunlar, simdi anliyorum ki, benim acilarimin, umutlarimin, nadir mutlu anlarimin sarkilari. Bana benden hatiralar unutmayayim diye, iki nota arasina sIkIsmIs anlar… Elestiriye sunulan siparis üzerine yapilmis seyler degiller onlar benim hayatim. Birileri benim hayatimda yasadiklarimi, acilarimi, hayal kirikliklarimi elestirecekmis gibi geliyor, cok komik biliyorum fakat böyle hissediyorum. Bu korku galiba. Su an ve daha önce yaptigim is görüsmelerinde hic olmayan, zaman zaman olmasini istedigim ve olmamasina sasirdigim, bir heyecan. Sanki umutlarim elimden alinacak bu sinavi gecemessem. Garip hissediyorum. Insanlar geciyor önümden, kosan bir kadin, gülen iki Asyali kadin, döviz bürosunda sIkIlmIs bir calisan, eve dönecegi icin sevinen bir is adami geldigi sehirde ki sevgilisinin kokusuyla üzerinde, yolculuklarda tercih etmedigim ince yüksek topuk papuclu bir kadin, partner look yapmis yasli bir cift, kaybolduklarinda birbirlerini daha kolay secebilmek icin kalabaligin icinden, inglizler, zenciler. Önümde ki vitrinde Alibaba adina bir markanin zevksiz anoraklari asili. Havalimaninda ucuz birsey satiliyormu acaba. Döviz bürosunda ki adamda kayboldu, eminim masanin altinda özel bilgisayarindan Facebooka girmistir. Korkuyorum evet, ben korkuyorum. Kitabimi okusam iyi olur, sarjim bitmek üzere. Korkuyorum. Yanima cüsseli güler yüzlü ile zampara ruhlu arasinda karar veremedigim bir adam oturdu. Elinde önce cikolata sandigim fakat sonradan proteinli bir corny oldugunu anladigim bir seyi azgiyla beni deli eden sesler cikararak yiyor. Ona 3 kez ters ters baktim, o da bir iadeyi bakis atti. Sanirsam agzimi sulandirdigini sandi aslinda migdemi bulandirdiginin farkina varmadan. Simi bana bir sey uzatiyor. Yedigi seyden banada uzatti. Ben ise israrlarina ragmen almadim. Simdi ise kötü hissediyorum, o bana nezakette bulunurken ben icimden onun agzini dikmenin ses gürültüsü acisindan iyi oldugunu düsünüyordum galiba. Ben iyimserligimi de kaybetttim askla beraber. Yanimdaki masaya zenci bir cocuk ziplayarak cikti, insin istedim, yanima yaklasmasin, bana gülümsemesin, bana bakmasin ve benden sirinlikler beklemesin. Artik öyle kolay degil sere serpe gülümsemek dünyaya, insanlara, hayata, cocuklara. Iste en kötüsü de bu galiba. Gülümseyememek, güler yüzlü olamamak. Artik bir ask bile beni hayata gülümsetemeyecek, hani o aptal asik haller vardirya, herseyi seversin, herkese iyisindir, gülersin, yardim edersin. Iste benim bezginigim öyle olabilme sinirlarini asti da tasti. Artik eskisi gibi sevemem ben. Biseylermi yesem acaba. Yanimda ki kadin cok sesli gülerek telde konusuyor. Ona bile sinirlemiyorum. Ne cabuk sinirleniyorum.

O iki kadindan biri bu yolculugun onun hayatini degistirecegini cok sonra anlayacakti...

Freitag, 10. September 2010

basliksiz

ne hakkinda yazsam diye düsündüm bir an, yazasim var hissediyorum ama nereden baslasam acaba. bugünün bir bayram günü oldugundan baslayalim... "ah o eski bayramlar" diye baslayan eski bayramlara hasret yazilarindan nefret ediyorum, cünkü o eski bayramlari tatmamis dogum yili 80lere dayanan coluk cocuklarda artik böyle baslayan cümleler kuruyorlar... ne alaka... bilmedigimiz birseyi bize anlatmayla tadini alacak degiliz... kapa gözlerini ve hayal et der gibi... ne bayrami, neyin bayrami? is yerinden arap bir arkadasa bugün bayrammis dedim, "bizimki yarin basliyor" dedi!!! artik dini özel günleri de milliyetlestirmeye baslanilan zamanlara geldik... tarihi de degistirelim o halde... hatta herkes ramazanin ilk gününü kendi özel ajandasina göre ayarlasin, sonra kurban bayramini da özellestirelim, etin kilosunun düsük oldugu zamanlari bekleyelim... bayrama seyrana önem verdigimden yazmiyorum bunlari... sadece komik geliyor bana bu herseye kolayca uygulanabilen esneklik...
bayram yemegi olarak sandwich yedim bende... sabah kalkip bir starbucks kahvesi ictim ise gitmeden, sonra insanlarin ellerine baktim, hangi el öpülmüs acaba diye... öpülen eller daha güzel ve estetik olur diye sacma birseyler kurdum kafamda... sonra bir de su öpüyormus gibi yapip agzini degdirmeyen modern el öpücüler... el öpmeye ezilir büzülürler ama partnerlerinin tövbe tövbe...
bugün denetim raporumda ki iki cümleye takilip kalan bankacilari meeting sirasinda tokatlamak istedim, tokatlayip, kendi isinizi kendiniz yapin, hatta böyle sacma sapan yarim yamalak yapmaya devam edin deyip, ardindan patrona gidip o söylemeyi cok istedigim cümleyi "ben istifa ediyorum" kusup cikip ilk barda bunu kutlamak istedim kendimle... ardindan o yillardir aradigim ates pahasi kirmizi kadife etegi almayi ve onunla kivira kivira yürümeyi istedim... beni seven herkese "beni daha az sevin" demeyi ki kolayca kacabileyim....
kacmak istiyorum evet, bir de bunun hakkinda yazmak istiyorum
kacmak, nereye oldugu önemli degil, bana baska biriymisim gibi hissettirecek, benden k... takmadigim seyleri yapmami beklemeyecek, zorlamayacak, benden hic bir sey istemeyecek bir hayata... varmidir acaba öyle bir hayat veya yer... varsa adresini verin bana...
yarin yine ucak yolculugu, birde bu konuyu kussam iyi olur... nefret ediyorum yolculuklardan... hep yolcuyum, hep yolcu... "it's not the destination, it's the journey" deseler bile... it's not the journey diyorum
ve uyuyorum

Samstag, 4. September 2010

aslinda

aslinda o da siradan bir adamdi
aliskanliklari siradan,
kasi gözü siradan
gün boyunca yaptiklari
yedigi ictigi
uyudugu yatagi
ictigi bir bardak suyu uyumadan
siradan

sir
sir-adanlik
sira-danlik

kadin baskaydi
kadin özeldi
bakislari özel, sesi özel
gözü görmüs, dili ötmüs
elleri özel, elleri güzel
ayni muslugun suyunu icisi özel

asli bu iste
aslinda olmamaliydi
olmadi da esasinda
iyi de oldu

ama
biliyormuydunuz
her olamayista bir kücük kus ölüyor kadinin yüreginde!

Sonntag, 22. August 2010

yarim ve tüm geceler

tüm geceler vardir bölünmeyen kuruntularla, düsüncelerle, belkilerle, keskelerle
tüm geceler vardir deliksiz uykularda, ferah döseklerde, serin sicak dokusunlarda

yarim geceler vardir, gece yarilarinda, uykusuzlukta, uyuyamakta
yarim geceler vardir, dönüp durulan bos yataklarda, bas agrilarinda

bir de

geceyi yarilayanlar vardir
geceyi yaran
geceyi yaralayan
onlar derin uykularinda, umarsizca
sen ise yarim yamalak
ondan geriye kalan


Samstag, 21. August 2010

cevapsiz yanitlar

bir soru belki sorulan
cevabi bir kelimeye sigacak kadar basit
ama söylemesi dönengecli yollara girecek kadar karmasik
evet diyemeyecek kadar az
hayir diyemeyecek kadar zor
cevap, duyacak icin belki bir kor
cevap hayir olsun ya da susmak
cevap sorana her halükarda kor!

bir de satir aralari var
satir aralarinda susmak var
cevap vermek yerine susmak var
en cok o kor!

sormak da zor
hayiri duyabilme ihtimalini göze almak yani
sorani solduracak belki
ama sormamak sormaktan daha cok kor!

sordum
sustu
sustum
sustuk

sormasaydim susmazdik bos laflara bereket
bos konusmayi da sevmem ya
illa ki sordum
sustu
sustum
sustuk

simdi o onunla bununla konusuyor bos bos
bense dolu dolu susuyorum
ben sordum
o cevapladi
cevabi susmakti
sustu
sustum
sustuk

sessiz ciglaklar var simdi
nedeni yok
neden'in kimseye hayri olmadi hic

bir sey olur
neden olmus?
biri ölür
neden ölmüs?
neden ne olursa olsun
olmus la ölmüs'e
care yok!

ayak sesleri

evde citir citir ayak sesleri
38 numara cocuksu bir ayagin sesleri duydugum
kapi acilma kapanma sesleri
abla "t-shirt'ini giyebilirmiyim" diyen bir kardes sesi
kardesim artik yanimda
ne güzel birseymis bu ya
ne tatliymis onu evde dolanirken görmek
ne hosmus kokusu
ne özlemisim
bilmeden ne cok beklemisim minik kardesimi
Seydam geldi
hos geldi
iyi ki geldi

Freitag, 20. August 2010

bekleme salonu

hava alani bekleme salonlari bekleyenleri 3 guruba ayrilirlar

1) tatilciler
bu gurup maximum yük miktarini asan bavullarla gelirler ve bavula sigmayan arac gereclerini (su yatagi, surf, vs vs) ellerinde tasirlar. yüzlerinde bir heyecan, tatile gitmenin verdigi bir haz ve havaalani procedürlerinden henüz bezmemis gülümseyen bir ifade vardir. bu ifade eger tatilden dönülüyorsa degisiktir: bezgin ve yorgundurlar, tatili düsünen melankolik bir "ayyy ne kadar güzeldir, ne cabuk bitti, yarin is basi ööfff"-ifadesi diyorum ben ona...

2) is yolculari
ben de bu guruba ait olaraktan derim ki, biz biktik artik! sanki evi barki yokmus gibi aylarini otel odalarinda geciren, hava alanlari görmek istedikleri son yer olan, bekleme salonlarina gelemeyen, tatilcilerden nefret eden, bir an önce olsun bitsin evime gideyim diyen, maximum yük sinirinin altinda bavullarla seyahat eden, beklerken ya is yerine baglanip son bir mail atayim ya da yan taraftaki heyecanli turistlere bakip "susun da uyuyayim" diyen, asik suratli yaratiklariz.

3) uzun mesafe sevgilileri
bunlar iliskilerinin devami ugruna iki haftada bir yolcugulu göze almis ve benim gözümde romantik aptallardir... bu son tabirim benim dünyanin öbür ucunda bile beni bekleyen bir sevgilim olmayisindadir belki :) ve ya mutlu bakarlar, ya da üzgün bu ise yolculugun sonunda varacaklari yere bagli, sevgilinin kollari ya da bos bir ev...

neyse ucagim kalkmak üzere...



Donnerstag, 19. August 2010

ben, lavanta, elma ve kimya deneyleri

evde degilim yine, öyle cook uzakta da degilim. Londra'dayim ve 5. haftami gecirdigim daireme alismis haldeyim, daha önce de yazmistim ya, icinde bana ait hic bir sey bulunmayan bu evi seviyorum diye... iste bugün o yazimi geri almak ya da biraz düzeltmek istiyorum. bana ait bir esya yok belki ama ben varim icinde. ve ben nereye gidersem gideyim, gittigim yerler bana benziyor. lavanta kokuyor heryer. ayni markadan bulamasam da bir tür lavantali oda sprayi buluyorum her sehirde. ve kocaman bir elma sepeti oluyor masamda.

elma benim icin meyvelerin hasidir, neden diyeceksiniz: ben kücükken dedem yaz sonuna dogru bir sandik elma alirdi bana, koccaa bir sandik. benekli kepek elmalarindan bir de bildigimiz kirmizi elmalardan. elma dayaniklidir soguga ve kis aylarinin meyvelerini her zaman alamadigimiz icin ve bende o zamanlar bile meyve canavari oldugumdan sandik sandik elma tasirdi dedem eve. ucuzdu, lezzetliydi, dayanikliydi elma. simdi o sonradan gördügüm tanidigim ve de severek yedigim exotikler ne kadar hos olsalar da, günde bir iki elma yemeden doymuyorum. elma saftir, elma saglamdir, elma sagliklidir... günde bir elma doktoru evden uzak tutar diye bosa dememisler ecnebiler... ha bir de elma güzellestirir... elma yanakli derler köylerimizde güzel kizlari tarifen... al al, diri diri yanaklar... su aralar ne kadarda yanaklarimi kücültmeye ugrassam da, elma gibi kalsinlar isterim, cilli / benekli elma... ve ne zaman kirmizi bir elma görsem, köyde ki komsu kizinin al yanaklari aklima gelir... gerci onun yanaklari cok kirmiziydi, garipti bile diyebilirim... kirmizi bir elmayi isirdigimda, kirmizi bir su akacak sanirdim kücükken ve kirmizi elmalari her yedigimde "bu sefer kirmizi elma suyu akacak" diye umud ederdim... elma suyu seffafti hep, hic kirmizi akmadi... simdi bile o oyunu oynarim... cocukluk oyunumu... bile bile kirmizi bir elma suyunun olmayacagini, her yeni kirmizi elma bir heyecan verir benim cocuk kalbime...

bir de annemin temizlik ilaclarini uzun ince bir sisede karistirdigimda duman cikacagini sanirdim... temizlik ilaclari kisa süre icinde bittiginde ise, anneme hesap vermek zorunda kalirdim... ve tabii ki banyo kapisini kapayarak yapardim bunu :)

yazasim geldi yazdim
nokta.

Montag, 2. August 2010

kendinden kacis

ICINDE BANA AIT TEK SEY OLMAYAN BU EVDE KENDIMI DAHA IYI HISSETTIGIMI ANLADIM BIR KAC DAKIKA ÖNCE !
ne garip oysa insan kendine ait esyalarin, anilarin, oradan buradan getirilmis hediyeliklerin, tablolarin, mutfaktaki en sevdigi kasesinin, bardaginin, nevresimlerinin, yataginin, koltugunun, bitkilerinin, ayakkablarinin, ev Sevdigi yastik kilifinin, gümüs servis takimlarinin, eskiciden aldigi eskilerin, yeni aldigi ve giymeye firsat bulamadigi elbisenin, kocaman gümüs samdaninin, aile fotograflarinin, perdelerinin, ayaginin aliskin oldugu parkelerin, kendi banyo paspasinin, duvar boyalarinin, kahveliginin, caydanliginin, piyanosunun, koyu yesil kadife piyano taburesinin, gitarinin, kemaninin, pembe dügmeli genelev koltugunun, chester'inin, kevserinin, rapunzelin, her hafta bir tane acan domates fidaninin, portakal agacinin, aldigi ama asmadigi resimlerinin, baslayip bitirmedigi bir sürü seyinin, kadife perdelerinin, kiyokinin, kurumus olan süs-kak-tüs-ünün YAKININDA KENDINI MUTLU HISSETMESI GEREKMIYORMU !!

Sonntag, 11. Juli 2010

dogum

her sene bu gün
cogalan ve kavrananamayan bir rakam
zaman denen yabanci ile iyi dost olan
bir sene daha katarken hayat portföyüme
ben ben kaliyorum
her sene yeniden dogup
yine ben oluyorum

bugünmüs 28 sene önce
annem anlatir nasil dogdugumu
bir köy evinin serin odalarinin birinde
sessiz bir dogum olmus anneminki
kimsecikler yokmus yanimizda
yetim bir dogummus

ilk nefes alisimi anlatir annem
nasil ilk defa emdigimi beyaz iksiri
bogum bogum etlerimi ve
kaldiramayimisimi vücudumla orantisiz kocaman kafami

kader ismini halam secmis
yetim ya da sanssiz dogan cocuklarin ortak ismi
kaderci ve derbeder halamin secimi
beni de kendine benzetmek istemis belli

ama ben ona inat sariliyorum hayata
kendime ragmen, hayata ragmen
kadere ragmen
sariliyorum hayata

bu gün benim dogum günüm
yeniden doguyorum bugün 28. kere
degistim belki zamanla
zira ben ayni benim
dahada güzelim

Montag, 28. Juni 2010

Gece-Kondu...

Bugün vardi, yarin yoktu
Biri yapti, digeri bozdu
Carpik curpuk, yalan dolan
Sevdalar da gece-kondu...

Donnerstag, 17. Juni 2010

sorular sorular sorular

mümkünmü yenilenmek
arinmak bildiklerin ve gördüklerinden
yeniden dogmak mümkünmü
mümkünmü temizlenmek

hic olmamiscasina yok olmak mümkünmü
mümkünmü ardinda islak gözler birakmadan gitmek
sessizce, usul usul
sonsuzluga ermek mümkünmü

mümkünmü vazgecmek candan
ne kadar aciyla dolu olsan bile
kani akitmak, teni sogutmak
hayatta kalmaya kodlu bu basi taslara vurmak mümkünmü

Sonntag, 13. Juni 2010

Sans ve Sayilar

hayat ikinci bir sans vermez insana.
birincisini hic yasamamis olmak gerek.
zira, sansla karsilasilan anin da farkinda olmaz insan.
bu benim sansim demez, bilmez.
hal bu iken, nasil tutarsin sansin iplerindne sIkI sIkI. nasil gecirirsin tirnaklarini etine?
nasil anlasilir, o anin, O AN oldugu? neye benzer, ne hissettirir?
ve nasil bilir insan hayatinda ki o tek anin gecip gecmedigini, ki gecmis ise beklemesin bosuna. her firsati büyük sansi bilmesin, her kapiyi calmasin. yeyip bitirmesin kendini.

benim öyle bir anim oldumu, bilmiyorum. söyle bir düsündüm de, ne gibi büyük anlar vardi hayatimda diye. bir sey bulamadim, kil payi kazanilmis yorgun zaferlerden baska. kazandim belki ama cogalmadim. sanki hep bir avuc kaldim.

hayat okulu gibi dillere tatsiz bir sakiz olmus bu deyimi kullanmak istemezdim...
ama, eger hayat bize not verecek olursa, kac olurdu notum acaba. neye göre ölcerdi bizi hayat?

gösterdigin cabalarin toplamini, elde ettiklerinin yüzdesiyle carpip, hayal kirikliklarini cikarip mutlulugu eklersen... ve cikan rakami, eskimis ruhunun birden kücük parametresiyle carptiginda, ne kalir geriye koca bir sifirdan baska...

sayilarla aram hic iyi degildir zaten... bol sifirlilarla hele...
tek kisiyim, bir isim var, bir dairem, bir annem, bir kardesim, bir kac dostum, bir kac sarkim, oraya buraya karaladigim bir kac önemsiz yazim, birden kücük umudum...

bir de hic olmamislar...


Dienstag, 8. Juni 2010

lanet

yanlis yollarin yorgunlugu var simdi üzerimde
birer birer itinayla secilmisler
en hüzünlü cizgilerini cekmisler yüzüme
yanlis secimler

geri vitesi olmayan su hayat
damla damla akitirken zehrini icime
dolduruyor duvarlarimi icimdeki hapis zaman attigi cizgilerle
bir gün daha
lanet bir gün daha diye

simdi neresinden baslasam gec kaldigim hayata
nerede bulsam kendimi
neresini tutsam, cevirsem de girsem iceri
nerede benim icin düsünülmüs yasamin kapisi

bir gün daha gecti icimde maphus
bir gün daha bana varamadan
dünü degistiremeden
bugünden mutsuz
yarindan umutsuz
lanet bir gün daha...




Sonntag, 30. Mai 2010

Bintan Island - Endonezya

Endonezya'nin rüya gibi adalarindan biri Bintan. Singapur'a feribotla bir saat mesafede. Sabah ilk feribotla karsiya gectim. Terminalden sahile indigimde ise yandaki güzel kiz ve arkadaslarinin dansi ile karsilastim. Oracikta sevdim Bintan'i.
O körpe bedenlerin kivrak ve narin hareketleri ve elimde bir Singapur Sling ile sahile yürüdüm

Bu görünte nefesimi kesti... Rüyalardaki kadar güzel ve dogal bir ada Bintan. Sakin ve Singapur'un kalabaligindan uzak olmak... muhtesemdi....
Huyumdur, nereye ayak basarsa gezgin ayaklarim, mutlaka bir poz cekerim onlari da :) Ben ve mutlu ayaklarim...

Denizde yüzebilmek icin uzun uzun yürümek gerek derinlesmesi icin... Su ise berrak bir turkuaz... Ve incecik toz gibi bir kumsal...














Kayaliklar vardi biraz ileride. Yakin göründüler gözüme. O yakin mesafede sandigim kayalara varabilmek 45 dakikami aldi... bosluk mesafe hissimi sasirtti sanki... Ama degdi!

Sonra da dostum yengeci gördüm. Beni görünce cok kisa selamlayip hemen deligine geri döndü... Bütün yengecler benim gibi mesgul galiba... Malum, ayni burctan olunca...
Sonra aksami ettim, günesi batirdim, bir de resmini cektim ve son feribotla geri döndüm. Otobüste Cinli bir kiz ingilizcesini gelistirmek amaciyla egsersiz yapacak birini ariyordu sanirim, piyango bana cikti... Onu dinledim ama anlamadim :) Sonra saklandim feribotta... cok ayip!

Bir daha gitmek istiyorum cennete...




Donnerstag, 27. Mai 2010

Singapore

ucagin kalkis saatini her nedense 16 olarak aklima koymusum

saat 10:00 da bilete baktigimda ve asil kalkisin 12 de oldugu gördügümde bavulum hazir bile degildi
------------PANIK-------------------
elime gecen ne varsa bavula attim
bizim soföre ise Ismail Y.K nin o igrenc tiksinc sarkisini söylemek istedim bir an ... bas gaza... ayy bögürmek geldi simdi icimden

saat 11:30 gate de idim
business lounge da ise daha önceki yazilarimin birinde bahsi gecen, o cok sevdigim hatta severken öldürebilecegim is düsmanim tarafindan görülüpte tacize ugramamak icin görünmez oldum
ama ucakta kacis yoktu
yanima geldi, kusmak istedim
ne kötü, ona hakkinda ne düsündügümü öyle söylemek isterdim ki
istafami bastigim gün yapmak istediklerim listemde en baslarda yer aliyor bu fantezim

13 saat yolculuk demek...
18 kez hostesi cagirma dügmesine basmak demek
yolculuk boyunca hosteslere verdigim zahmet listem ise:

  • icecekler: champagne, coke light, su, kahve, kahve, kahve, sarap, su, yesil cay, portakal suyu, taze limonata, kahve
  • yemekler: thai chicken, gambas alioli, salad, rahmen soup with beef, chips, chips, peanuts, fruits, tiramisu
  • 5 film: hatirlamiyorum ama anna karenina'nin eski bir versiyonu ve komik bisiler daha izledim galiba

06:00 Singapore Changi hava alaninin icinde agaclar vardi, cok güzellerdi... evime de ayni konsepti düsünüyorum. disari ciktim, firina girdim, terledim, yapistim, bir sigara yaktim, 15 saat sigarasizlik berbatti

07:00 arrival at Goodwoodpark Hotel park lane Suit, maisonet dairemi hemen oracikta sevdim... cünkü buz gibi sogutulmustu... uyumaya calistim olmadi cünkü

1. kapi calisi 08:30 : hotel servisi bavulumu getirdi
2. kapi calisi 09:45 : hotel servisi apaptör getirdi
3. kapi calisi 11:00 : nda ise gözlerimde delirmis bakislarla kapiyi actigimda genc bir kiz (yine hotel servisinden) bana welcome "sogutulmus meyve" lerini ikram etti... ona kizamadim... sevindim :)

teknolijiyi bir kez daha sevdim...

16:00 market aramaya disari ciktim, cok aradim, buldum, ve anladimki bulamamak imkansiz... her yer alisveris merkezi... heryeeer!!!!!!!!! bildiklerimin disinda bilmedigim bir sürü sey aldim... garip meyveler ve ne oldugunu hala anlayamadigim sebzeler... hiyara benzeyen ama dikenli bisey... hala dolapta deneyemeden cürüdü...

ertesi gün: ilk is günü. is günleri sabah bütün takimi bir otobüs almaya geliyor. aksam kendim dönüyorum. mrt diye bir undergrounda biniyorum. kalabalik, sicak ve ter kokuyor... alistim bile

hafta bitmek üzre
kaldi 5 hafta
zaman yavas geciyor gibi yapip beni kandiriyor, hizli da gecmiyor gerci... aman ne bileyim
tek bildigim özlüyorum

Özlediklerim:
Ailem
TimTom
Özlem Böcük
Özlem Cicek
Cey
Sabanim
Yatagim
Ciceklerim
Pide
Yayla corbasi
Türk cayi
vs...

Pics will follow...


Samstag, 1. Mai 2010

emanet

yenisini almak aklimdan geciyordu zaten
ama harmanlanmis olanini aldim
aldim cünkü o Böcügün gözüyle görmüstü
Böcük güzel bir kisi ve güzel görüyor
simdi bende onun penceresinden bakiyor gibiyim
onun gördüklerini görecegim belkide
belki bana biseyler fisildayacak
bana bilmedigim seyler anlatacak
Böcük hakkinda
bir emanet yada miras gibi geldi
iyi geldi
iyiki geldi

Mittwoch, 28. April 2010

HOVARDA

Gözüm acik
Gönlüm genis bu aralar
Hayrola!
Balimi akitarak agzimin kenarindan
Ve cilveli adimlarla geciyorum hayattan
Gözüm gönlüm acildi
Etrafima güzeller sacildi
Bir hovarda ki gönlüm
Hayrola!
Hovardayim iste hovarda!
Haber vereyim dedim aleme
Olurda yollari düserse haneme
Aldanmayin bu isveli halime!
Demem o ki
Aman yaklasmayin bu aralar yanima
Girmeyeyim sizinde kaniniza... :)


Hovardanin agzindan cikan her cümle

Amaca giden yolun davetkar basamaklari gibidir
Her adim cezbeder ve korkutur ayni anda
Ama soluk soluga tirmanir insan o basamaklari
…..

Mittwoch, 7. April 2010

iyiye cok uzak hatta kötüyüm
kafamla beraber bedenim de isyanda
hic birsey olmuyor, yoluna girmiyor
arttikca artiyor, hic bitmiyor
nerede öbür yanim, sevdigim öbür insan nerede
ciksin gelsin artik
bak hem baharda geldi, dallar ciceklendi
kurtulamadim sonbaharimdan
acarken cicekler bahara
dallarim hala buz
hala kuru tenim
hala bekliyorum
icime düsemeyen cemreyi

Freitag, 26. März 2010

zamanla(ya)ma(ma)

ne kolaydi o tek kisilik hayat, tek kisiydim ben bir zamanlar
bir tek kendi sesime kulak veren, kendi sorularima cevap veren,
kendi kendime yeten ve artan, artanimi da dagitiyordum ulu orta
ya simdi, simdi plan zamani, herseyi planlama, haftalarca önceden bilme nerede kimle olacagimi
ne zormus yahu!
kafam yorgun, bedenim yorgun
yetmiyor zaman
yetemiyorum tüm sevdiklerime
ondan calip buna, bundan calip bir digerine ekliyorum
artik, yirtik pirtik, sürtük bir ZAMAN!
kisaca ben bu isi beceremiyorum...
sonra kendime kiziyorum
hep kendime kiziyorum
paralel dünyalarda olsam
herseyi ayni anda farkli yerlerde yasasam
bir cok ben olsa
ya da tekrar bir ben olsam
daha mi iyi olacak acaba...