Freitag, 12. November 2010

Istan-bul-usturdu

cok tatli bir türk teyzeyle sohbet ettim az önce.
Istanbul'dan konustuk, o bana kendi Istanbul'unu anlatti.
ben de ona benim Istanbul'umu
yine Istan'bul'usturdu
sonra o cok hos oglu da geldi
sürpriz gibi!
NY türk film festivali icin 3 hafta öncesinden aldigim "11e 10 kala" filmine onlar da bilet almislar.
artik bir randevum var :)
Türkan hanim ve ogluyla:)
ah ne güzel oldu...

Samstag, 6. November 2010

...

yazmayali iki hafta oldugunu gördüm az önce. uzun uzun New York maceralari yazmak isterdim. ama bir halti yokmus buranin da. her yer iki gün sonra ayni oluyormus. iyice anladim bunu. bi olayi yok buranin da. bir iki gökdelen, 15 mio insan her sabah sanki benim tersime yürümeye calisan, carpan, catan, sacmasapan.

her gün iki kere, bir sabah bir aksam yikilan ikizlerin 3000 can alarak kocaman bir karadelik biraktigi yere bakiyorum uzun uzun. sabah kahvemi icerken bir sanat eseri izleyen edasiyla izliyorum o delikleri. ilk defa görmüs gibi. ciz ciz ciz. sonra ise gidiyorum. ögleden önce bir, ögle yemeginden sonra iki, ögleden sonra iki sigara icip, bir iki rapor, bir iki görüsme, bir iki bir iki bir iki... iste böyle. iki hafta oldu. ömrüm boyunca burada yasiyormus gibiyim.

ben mi cabuk alisiyorum heryere, yoksa artik aliskanliklarmi kalicigini yitirdi. anlayamiyorum.
hep ayni seyler kafamda, hastalikli biri gibi. her gün ayni. her gün ayni. ayni. ayni.

bir de birini düsünüyorum. ne kadar cok varmis, ne kadar yok olmus.

bir agac varmis, gözümde büyüttügüm.
ne kolaymis hersey, ne kolay bitebiliyormus.

en cok inandigin, en cabuk kayiyormus ellerinden.

kayganmis hersey.

Freitag, 22. Oktober 2010

özür dileyemeyen ezik erkegin özür dilemek yerine sectigi kelimeler

ben öyle demek istememistim aslinda
yani söyledigim hic birsey icten gelenler degildi
yani sadece acitmak icin demis mis mis mis
sonra bir de üzgünüm
hatta cok üzgünüm

ne zormus ezik olmak
hele de ezik bir erkek olmak

koc kicina tekmeyi.

Dienstag, 19. Oktober 2010

usul usul

artik hersey usul usul oluyor

müdahale etmeden

öyyle kendi halinde

ne huzurluymus birakmak kendini böyle

eskiden de böyle olsaymis



akisina birakmak herseyi, herkesi

üzerine hayat yagar gibi

usul usul islanmak

soguk, psikoloji, filizlenme

böyle birseyler filizlendi bugün sanki...

psikolojide doktora yapma gibi bir fikir ziyaret etti beni birde

sonra kendimi üni sayfalarinda basvuru formu ararken buldum bir an

sonra cok üsüdügümü fark ettim

bugün cok üsüdüm, yüzyillardir isinmamis gibi sanki

yeni ufuklar gerek, birseyler yapmak gerek

bu sogukta bile filizlenebiliyormus insan

filiz filiz, tomur tomur oldum

doktor olacagim, kafama koydum


Das heisst LEBEN

Wenn man lebt, passiert nichts. Die Szenerie wechselt, Leute kommen und gehen, das ist alles. Es gibt nie Anfänge. Ein Tag folgt dem anderen, ohne Sinn und Verstand, ein unaufhörliches, eintöniges Aneinanderreihen. Von Zeit zu Zeit macht man eine Teilbilanz, man sagt: Jetzt bin seit 3 Jahren auf Reisen, jetzt lebe ich seit 3 Jahren in Frankfurt. Es gibt auch kein Ende: man verlässt einen Mann, eine Freundin, eine Stadt nie mit einemmal. Und außerdem sieht sich alles ähnlich: Tokio, Shanghai, London, New York, Singapur, Frankfurt, Berlin, Istanbul, Rom, Paris, Nizza, Moskau, nach 2 Wochen ist alles gleich. Dann und wann - selten - zieht man Bilanz, man wird sich bewusst, dass man an einem Mann hängengeblieben ist, dass man in eine schmutzige Geschichte verwickelt ist, dass die Jahre verflossen sind und immer noch werden. Eine blitzartige Erleuchtung. Danach fängt der Reigen wieder an. Man macht sich wieder daran, Stunden und Tage aneinanderzureihen. Montag, Dienstag, Mittwoch. April, Mai, Juni. 1982, 1992, 2002.
Das heisst LEBEN!

Samstag, 16. Oktober 2010

bugün

bugün tramvayda bir adam omzunda uyuyan cocugunu uyutmak icin islik caliyordu. arkami dönüp baktigimda rahatsiz oldugumu düsünmüs olacak ki isligi kesti. oysa ne hosuma gitmisti ninnisi. artik icimden gecenleri yüzüme yansitamiyormuyum diye düsündüm bir an. icimle yüzüm ayni dansi etmiyorlarmi, ne zaman biraktilar Bir olmayi...

bir sonraki durakta binen orta yasli bir babanin ogluyla yaptigi telefon görüsmesi takildi sonra kulagima. yarin oglu babasini ziyarete gelecekmis, sesi civil civildi adamin. 'cok uzaklara gitme' dedi, sonra bir kac kez tekrarladi bu cümleyi konusma boyunca, 'cok uzaklara gitme oglum'..., 'cok uzaklara gitme ne olur oglum'... uzaklara... gitme... endise yapisip kaliyor annelerin babalarin ellerine, dizlerine... bir gün birakip gideceklerini düsünürken en cok üzüldükleri bitecek olan kendi hayatlari degildir onlarin... 'uzaklara gitme oglum'...

ben cok uzaklara gidecegim yakinda
istemesemde

Mittwoch, 6. Oktober 2010

Umutsuzlugun U'su da terk eder
Bir mutsuzluktur geriye kalan

sahte

inanmayin kandirir o
sevecendir sandirir
öper uyandirir
soyunur sonra
utandirir
inanmayin kandirir o

tekrar

bazi insanlarin kendilerine has bir tadi vardir, üc vakit sonra tekrar görüssem yine ayni tad, yine ayni anlam konusulalarda. sanki kirmizi bir cizgi sürer gider hayatlarindan. konular degisir, sarfedilen sözler de belki zira o kirmizi cizgi hala tam orada durur. kipkirmizi bir cizgi, bugün yine gördüm onu O'nda. hala bitmeyen sabri, nesesi ve hayattan yana umudu, oglu, biricik oglu... ama O kirmiziydi yine gözümde...
sonra... tekrarlanan bir bulusmamiydi bu diye düsündüm, bir öncekinin tekrarimiydi. sanki bir filmi unutmamak icin zaman zaman tekrardan izlemek gibi, yine severek, artik ezberleyerek ve sufleleri oyuncuyla ayni anda söyleyerek. kim kendini tekrarliyordu. O mu ben mi? Baktim hayati almis basini gitmis O nun, degismis sartlari, bir minik insan girmis hayatina, miniminnacik bir oglan, günlük hayatin temposu degismis... Meger o degilmis tekrarlayan... O benmisim...
Peki ya tekrarlanan duygulara ne demeli, bir pismanlik mesela... insan ayni sey icin kac kere pisman olabilir. her pismanlik ta biraz daha depresirmi pismanlik yoksa kendini kabul ettirip yerini dinginlige mi birakir. Peki ya neden ayni davranislara tekrar tekrar düser insan, insan degisirmi peki... degismez HAYIR, tekrarlaniyorsa birsey degisiklik yoktur...
ben pismanligimda tekrar tekrar boguluyorum
ve en acisi nedir sizce... olduguna mi pismanlik duymak olamadiginami ?

Mittwoch, 15. September 2010

bekleme salonu

Frankfurt Istanbul ucagi gecikecek. Uzun kuyruklari, kuyruklarda maximum yük sinirini fazlasiyla gecen yolcularin esyalarini bin minnet ucaga aldirabilme cabalarinin alacagi zamani, is cikisi trafigini ve disarida son bir sigara daha icme estigi ihtimalimi göze alarak iki saat erken geldigim havalimaninda bütün islemleri 10 dakika icinde bitirdigim nadir bu gün, önümdeki 3 saati nasil gecirebilecegimi düsünüyorum. Koca 3 saat. Bu gidisim hayatimda herseyi degistirebilecekmis gibi, belki de hicbirseyi degistirmeyecek ve iste o zaman hayati ne yasanilir kilacak bilmiyorum. Bu güne dek icimde olmamis ama olabilecek birseylerin umudu vardi beni ara sira heyecanlandiran. Simdi o belirsizligi belirli kilmaya gidiyorum. Belirsizligin üzerine üzerine, olurlarin ve olmazlarin üzerine gidiyorum. Olabilir güzel olur, bunun üzerinde felsefe yapmaya gerek yok. Ama ya diger ihtimal! Ya olmayacagini kesin bir sekilde anlarsam ve bunu anladiktan sonra bir daha mutlu olamassam ki simdi de mutlu degilim. Yani mutlu olmak icin bir cok sebebim varmis, var biliyorum. Ama mutluluk belli sartlar gerceklestikten sonra olunmasi gereken, olunmasi mecburi bir durum degilki. Bazen hic bir sey yokken de mutlu olabiliyor insan, bazen ise hersey varken aslinda, olamiyorum. Rasyonel degil iste, diger ihtiyaclara benzemiyor, mesela karnin ac, yemek yeyip doyuyorsun, kirliyken yikanip temizleniyorsun. Fakat mutsuzsan ne yapipta mutlu olunur bunu hic bilmiyorum. Yarim biraktigim bir sürü sey gibi hayatimda, resim, müzik, dans vs vs… bu mutlu olma projesinide mi yarim birakacagim bir gün…

Is ciddiye binince icimi bir huzursuzluk sardi acikcasi, gercek ne ise karsilasmaktan korkuyorum. Bir kapidan girecegim yarin, ya hayatimi degistirecek o adim, ya da hic bir sey degismeyecek. 1000 kagit daha fakir bir kac yüz daha Istanbul resmiyle geri dönecegim evime belki. Korkuyorum. Iyi bulunmamaktan, yetersizlikten, benim hissederek aciya aciya yazdigim hayatimin melodisinin kulaga hos gelmeyeceginden korkuyorum. Elestirilmekten korkuyorum bu konuda, ve yalnizca bu konuda. Cünkü bu yazdiklarim bir prodüksüyon degil, bir fabrika esyasi hic degil. Bunlar, simdi anliyorum ki, benim acilarimin, umutlarimin, nadir mutlu anlarimin sarkilari. Bana benden hatiralar unutmayayim diye, iki nota arasina sIkIsmIs anlar… Elestiriye sunulan siparis üzerine yapilmis seyler degiller onlar benim hayatim. Birileri benim hayatimda yasadiklarimi, acilarimi, hayal kirikliklarimi elestirecekmis gibi geliyor, cok komik biliyorum fakat böyle hissediyorum. Bu korku galiba. Su an ve daha önce yaptigim is görüsmelerinde hic olmayan, zaman zaman olmasini istedigim ve olmamasina sasirdigim, bir heyecan. Sanki umutlarim elimden alinacak bu sinavi gecemessem. Garip hissediyorum. Insanlar geciyor önümden, kosan bir kadin, gülen iki Asyali kadin, döviz bürosunda sIkIlmIs bir calisan, eve dönecegi icin sevinen bir is adami geldigi sehirde ki sevgilisinin kokusuyla üzerinde, yolculuklarda tercih etmedigim ince yüksek topuk papuclu bir kadin, partner look yapmis yasli bir cift, kaybolduklarinda birbirlerini daha kolay secebilmek icin kalabaligin icinden, inglizler, zenciler. Önümde ki vitrinde Alibaba adina bir markanin zevksiz anoraklari asili. Havalimaninda ucuz birsey satiliyormu acaba. Döviz bürosunda ki adamda kayboldu, eminim masanin altinda özel bilgisayarindan Facebooka girmistir. Korkuyorum evet, ben korkuyorum. Kitabimi okusam iyi olur, sarjim bitmek üzere. Korkuyorum. Yanima cüsseli güler yüzlü ile zampara ruhlu arasinda karar veremedigim bir adam oturdu. Elinde önce cikolata sandigim fakat sonradan proteinli bir corny oldugunu anladigim bir seyi azgiyla beni deli eden sesler cikararak yiyor. Ona 3 kez ters ters baktim, o da bir iadeyi bakis atti. Sanirsam agzimi sulandirdigini sandi aslinda migdemi bulandirdiginin farkina varmadan. Simi bana bir sey uzatiyor. Yedigi seyden banada uzatti. Ben ise israrlarina ragmen almadim. Simdi ise kötü hissediyorum, o bana nezakette bulunurken ben icimden onun agzini dikmenin ses gürültüsü acisindan iyi oldugunu düsünüyordum galiba. Ben iyimserligimi de kaybetttim askla beraber. Yanimdaki masaya zenci bir cocuk ziplayarak cikti, insin istedim, yanima yaklasmasin, bana gülümsemesin, bana bakmasin ve benden sirinlikler beklemesin. Artik öyle kolay degil sere serpe gülümsemek dünyaya, insanlara, hayata, cocuklara. Iste en kötüsü de bu galiba. Gülümseyememek, güler yüzlü olamamak. Artik bir ask bile beni hayata gülümsetemeyecek, hani o aptal asik haller vardirya, herseyi seversin, herkese iyisindir, gülersin, yardim edersin. Iste benim bezginigim öyle olabilme sinirlarini asti da tasti. Artik eskisi gibi sevemem ben. Biseylermi yesem acaba. Yanimda ki kadin cok sesli gülerek telde konusuyor. Ona bile sinirlemiyorum. Ne cabuk sinirleniyorum.

O iki kadindan biri bu yolculugun onun hayatini degistirecegini cok sonra anlayacakti...

Freitag, 10. September 2010

basliksiz

ne hakkinda yazsam diye düsündüm bir an, yazasim var hissediyorum ama nereden baslasam acaba. bugünün bir bayram günü oldugundan baslayalim... "ah o eski bayramlar" diye baslayan eski bayramlara hasret yazilarindan nefret ediyorum, cünkü o eski bayramlari tatmamis dogum yili 80lere dayanan coluk cocuklarda artik böyle baslayan cümleler kuruyorlar... ne alaka... bilmedigimiz birseyi bize anlatmayla tadini alacak degiliz... kapa gözlerini ve hayal et der gibi... ne bayrami, neyin bayrami? is yerinden arap bir arkadasa bugün bayrammis dedim, "bizimki yarin basliyor" dedi!!! artik dini özel günleri de milliyetlestirmeye baslanilan zamanlara geldik... tarihi de degistirelim o halde... hatta herkes ramazanin ilk gününü kendi özel ajandasina göre ayarlasin, sonra kurban bayramini da özellestirelim, etin kilosunun düsük oldugu zamanlari bekleyelim... bayrama seyrana önem verdigimden yazmiyorum bunlari... sadece komik geliyor bana bu herseye kolayca uygulanabilen esneklik...
bayram yemegi olarak sandwich yedim bende... sabah kalkip bir starbucks kahvesi ictim ise gitmeden, sonra insanlarin ellerine baktim, hangi el öpülmüs acaba diye... öpülen eller daha güzel ve estetik olur diye sacma birseyler kurdum kafamda... sonra bir de su öpüyormus gibi yapip agzini degdirmeyen modern el öpücüler... el öpmeye ezilir büzülürler ama partnerlerinin tövbe tövbe...
bugün denetim raporumda ki iki cümleye takilip kalan bankacilari meeting sirasinda tokatlamak istedim, tokatlayip, kendi isinizi kendiniz yapin, hatta böyle sacma sapan yarim yamalak yapmaya devam edin deyip, ardindan patrona gidip o söylemeyi cok istedigim cümleyi "ben istifa ediyorum" kusup cikip ilk barda bunu kutlamak istedim kendimle... ardindan o yillardir aradigim ates pahasi kirmizi kadife etegi almayi ve onunla kivira kivira yürümeyi istedim... beni seven herkese "beni daha az sevin" demeyi ki kolayca kacabileyim....
kacmak istiyorum evet, bir de bunun hakkinda yazmak istiyorum
kacmak, nereye oldugu önemli degil, bana baska biriymisim gibi hissettirecek, benden k... takmadigim seyleri yapmami beklemeyecek, zorlamayacak, benden hic bir sey istemeyecek bir hayata... varmidir acaba öyle bir hayat veya yer... varsa adresini verin bana...
yarin yine ucak yolculugu, birde bu konuyu kussam iyi olur... nefret ediyorum yolculuklardan... hep yolcuyum, hep yolcu... "it's not the destination, it's the journey" deseler bile... it's not the journey diyorum
ve uyuyorum

Samstag, 4. September 2010

aslinda

aslinda o da siradan bir adamdi
aliskanliklari siradan,
kasi gözü siradan
gün boyunca yaptiklari
yedigi ictigi
uyudugu yatagi
ictigi bir bardak suyu uyumadan
siradan

sir
sir-adanlik
sira-danlik

kadin baskaydi
kadin özeldi
bakislari özel, sesi özel
gözü görmüs, dili ötmüs
elleri özel, elleri güzel
ayni muslugun suyunu icisi özel

asli bu iste
aslinda olmamaliydi
olmadi da esasinda
iyi de oldu

ama
biliyormuydunuz
her olamayista bir kücük kus ölüyor kadinin yüreginde!

Sonntag, 22. August 2010

yarim ve tüm geceler

tüm geceler vardir bölünmeyen kuruntularla, düsüncelerle, belkilerle, keskelerle
tüm geceler vardir deliksiz uykularda, ferah döseklerde, serin sicak dokusunlarda

yarim geceler vardir, gece yarilarinda, uykusuzlukta, uyuyamakta
yarim geceler vardir, dönüp durulan bos yataklarda, bas agrilarinda

bir de

geceyi yarilayanlar vardir
geceyi yaran
geceyi yaralayan
onlar derin uykularinda, umarsizca
sen ise yarim yamalak
ondan geriye kalan


Samstag, 21. August 2010

cevapsiz yanitlar

bir soru belki sorulan
cevabi bir kelimeye sigacak kadar basit
ama söylemesi dönengecli yollara girecek kadar karmasik
evet diyemeyecek kadar az
hayir diyemeyecek kadar zor
cevap, duyacak icin belki bir kor
cevap hayir olsun ya da susmak
cevap sorana her halükarda kor!

bir de satir aralari var
satir aralarinda susmak var
cevap vermek yerine susmak var
en cok o kor!

sormak da zor
hayiri duyabilme ihtimalini göze almak yani
sorani solduracak belki
ama sormamak sormaktan daha cok kor!

sordum
sustu
sustum
sustuk

sormasaydim susmazdik bos laflara bereket
bos konusmayi da sevmem ya
illa ki sordum
sustu
sustum
sustuk

simdi o onunla bununla konusuyor bos bos
bense dolu dolu susuyorum
ben sordum
o cevapladi
cevabi susmakti
sustu
sustum
sustuk

sessiz ciglaklar var simdi
nedeni yok
neden'in kimseye hayri olmadi hic

bir sey olur
neden olmus?
biri ölür
neden ölmüs?
neden ne olursa olsun
olmus la ölmüs'e
care yok!

ayak sesleri

evde citir citir ayak sesleri
38 numara cocuksu bir ayagin sesleri duydugum
kapi acilma kapanma sesleri
abla "t-shirt'ini giyebilirmiyim" diyen bir kardes sesi
kardesim artik yanimda
ne güzel birseymis bu ya
ne tatliymis onu evde dolanirken görmek
ne hosmus kokusu
ne özlemisim
bilmeden ne cok beklemisim minik kardesimi
Seydam geldi
hos geldi
iyi ki geldi

Freitag, 20. August 2010

bekleme salonu

hava alani bekleme salonlari bekleyenleri 3 guruba ayrilirlar

1) tatilciler
bu gurup maximum yük miktarini asan bavullarla gelirler ve bavula sigmayan arac gereclerini (su yatagi, surf, vs vs) ellerinde tasirlar. yüzlerinde bir heyecan, tatile gitmenin verdigi bir haz ve havaalani procedürlerinden henüz bezmemis gülümseyen bir ifade vardir. bu ifade eger tatilden dönülüyorsa degisiktir: bezgin ve yorgundurlar, tatili düsünen melankolik bir "ayyy ne kadar güzeldir, ne cabuk bitti, yarin is basi ööfff"-ifadesi diyorum ben ona...

2) is yolculari
ben de bu guruba ait olaraktan derim ki, biz biktik artik! sanki evi barki yokmus gibi aylarini otel odalarinda geciren, hava alanlari görmek istedikleri son yer olan, bekleme salonlarina gelemeyen, tatilcilerden nefret eden, bir an önce olsun bitsin evime gideyim diyen, maximum yük sinirinin altinda bavullarla seyahat eden, beklerken ya is yerine baglanip son bir mail atayim ya da yan taraftaki heyecanli turistlere bakip "susun da uyuyayim" diyen, asik suratli yaratiklariz.

3) uzun mesafe sevgilileri
bunlar iliskilerinin devami ugruna iki haftada bir yolcugulu göze almis ve benim gözümde romantik aptallardir... bu son tabirim benim dünyanin öbür ucunda bile beni bekleyen bir sevgilim olmayisindadir belki :) ve ya mutlu bakarlar, ya da üzgün bu ise yolculugun sonunda varacaklari yere bagli, sevgilinin kollari ya da bos bir ev...

neyse ucagim kalkmak üzere...



Donnerstag, 19. August 2010

ben, lavanta, elma ve kimya deneyleri

evde degilim yine, öyle cook uzakta da degilim. Londra'dayim ve 5. haftami gecirdigim daireme alismis haldeyim, daha önce de yazmistim ya, icinde bana ait hic bir sey bulunmayan bu evi seviyorum diye... iste bugün o yazimi geri almak ya da biraz düzeltmek istiyorum. bana ait bir esya yok belki ama ben varim icinde. ve ben nereye gidersem gideyim, gittigim yerler bana benziyor. lavanta kokuyor heryer. ayni markadan bulamasam da bir tür lavantali oda sprayi buluyorum her sehirde. ve kocaman bir elma sepeti oluyor masamda.

elma benim icin meyvelerin hasidir, neden diyeceksiniz: ben kücükken dedem yaz sonuna dogru bir sandik elma alirdi bana, koccaa bir sandik. benekli kepek elmalarindan bir de bildigimiz kirmizi elmalardan. elma dayaniklidir soguga ve kis aylarinin meyvelerini her zaman alamadigimiz icin ve bende o zamanlar bile meyve canavari oldugumdan sandik sandik elma tasirdi dedem eve. ucuzdu, lezzetliydi, dayanikliydi elma. simdi o sonradan gördügüm tanidigim ve de severek yedigim exotikler ne kadar hos olsalar da, günde bir iki elma yemeden doymuyorum. elma saftir, elma saglamdir, elma sagliklidir... günde bir elma doktoru evden uzak tutar diye bosa dememisler ecnebiler... ha bir de elma güzellestirir... elma yanakli derler köylerimizde güzel kizlari tarifen... al al, diri diri yanaklar... su aralar ne kadarda yanaklarimi kücültmeye ugrassam da, elma gibi kalsinlar isterim, cilli / benekli elma... ve ne zaman kirmizi bir elma görsem, köyde ki komsu kizinin al yanaklari aklima gelir... gerci onun yanaklari cok kirmiziydi, garipti bile diyebilirim... kirmizi bir elmayi isirdigimda, kirmizi bir su akacak sanirdim kücükken ve kirmizi elmalari her yedigimde "bu sefer kirmizi elma suyu akacak" diye umud ederdim... elma suyu seffafti hep, hic kirmizi akmadi... simdi bile o oyunu oynarim... cocukluk oyunumu... bile bile kirmizi bir elma suyunun olmayacagini, her yeni kirmizi elma bir heyecan verir benim cocuk kalbime...

bir de annemin temizlik ilaclarini uzun ince bir sisede karistirdigimda duman cikacagini sanirdim... temizlik ilaclari kisa süre icinde bittiginde ise, anneme hesap vermek zorunda kalirdim... ve tabii ki banyo kapisini kapayarak yapardim bunu :)

yazasim geldi yazdim
nokta.

Montag, 2. August 2010

kendinden kacis

ICINDE BANA AIT TEK SEY OLMAYAN BU EVDE KENDIMI DAHA IYI HISSETTIGIMI ANLADIM BIR KAC DAKIKA ÖNCE !
ne garip oysa insan kendine ait esyalarin, anilarin, oradan buradan getirilmis hediyeliklerin, tablolarin, mutfaktaki en sevdigi kasesinin, bardaginin, nevresimlerinin, yataginin, koltugunun, bitkilerinin, ayakkablarinin, ev Sevdigi yastik kilifinin, gümüs servis takimlarinin, eskiciden aldigi eskilerin, yeni aldigi ve giymeye firsat bulamadigi elbisenin, kocaman gümüs samdaninin, aile fotograflarinin, perdelerinin, ayaginin aliskin oldugu parkelerin, kendi banyo paspasinin, duvar boyalarinin, kahveliginin, caydanliginin, piyanosunun, koyu yesil kadife piyano taburesinin, gitarinin, kemaninin, pembe dügmeli genelev koltugunun, chester'inin, kevserinin, rapunzelin, her hafta bir tane acan domates fidaninin, portakal agacinin, aldigi ama asmadigi resimlerinin, baslayip bitirmedigi bir sürü seyinin, kadife perdelerinin, kiyokinin, kurumus olan süs-kak-tüs-ünün YAKININDA KENDINI MUTLU HISSETMESI GEREKMIYORMU !!

Sonntag, 11. Juli 2010

dogum

her sene bu gün
cogalan ve kavrananamayan bir rakam
zaman denen yabanci ile iyi dost olan
bir sene daha katarken hayat portföyüme
ben ben kaliyorum
her sene yeniden dogup
yine ben oluyorum

bugünmüs 28 sene önce
annem anlatir nasil dogdugumu
bir köy evinin serin odalarinin birinde
sessiz bir dogum olmus anneminki
kimsecikler yokmus yanimizda
yetim bir dogummus

ilk nefes alisimi anlatir annem
nasil ilk defa emdigimi beyaz iksiri
bogum bogum etlerimi ve
kaldiramayimisimi vücudumla orantisiz kocaman kafami

kader ismini halam secmis
yetim ya da sanssiz dogan cocuklarin ortak ismi
kaderci ve derbeder halamin secimi
beni de kendine benzetmek istemis belli

ama ben ona inat sariliyorum hayata
kendime ragmen, hayata ragmen
kadere ragmen
sariliyorum hayata

bu gün benim dogum günüm
yeniden doguyorum bugün 28. kere
degistim belki zamanla
zira ben ayni benim
dahada güzelim